Büyük felaketin ardından Baykar, Selçuk Bayraktar’ın liderliğinde sadece gökyüzünde değil, karada da dev bir dayanışma köprüsü kurdu. İnsansız hava araçlarının arama kurtarmadaki cansiperane rolünden, depremzedeler için yükselen binlerce yuvaya kadar uzanan bu öykü, milletçe kenetlenmenin destansı bir örneği oldu.
Asrın en büyük felaketlerinden biri olan 6 Şubat depremlerinin ardından, Türkiye’nin teknoloji devi Baykar, sadece gökyüzünde değil, karada da muazzam bir dayanışma hamlesi başlattı. Şirketin lideri Selçuk Bayraktar’ın kişisel hassasiyeti ve vizyonuyla şekillenen bu seferberlik, hem arama kurtarma çalışmalarında kritik bir rol oynayan insansız hava araçlarının üstün performansını gözler önüne serdi hem de binlerce depremzede için kalıcı yuvaların temellerini attı.
Depremin ilk şokuyla birlikte, Baykar bünyesinde ivedilikle bir kriz masası oluşturuldu. Selçuk Bayraktar, 1999 depremini yaşamış biri olarak, sarsıntının büyüklüğünü duyduğunda içini kaplayan kaygıyı dile getirdi. Ancak bu kaygı, hemen bir aksiyon planına dönüştü.
Baykar mühendisleri, AFAD ile anında koordinasyon kurarak, insansız hava araçlarının (İHA) afet yönetimindeki potansiyelini devreye soktu. Akıncı ve Bayraktar TB2 gibi stratejik İHA’lar, deprem bölgesinde 2500 saatten fazla uçuş yaparak adeta gökyüzünden bir göz, bir el oldu. Özellikle depremin ilk günlerinde hüküm süren çetin hava muhalefeti, birçok hava aracını yere çivilerken, Akıncı’nın kesintisiz görev yapabilmesi, onun ne denli kritik bir kabiliyete sahip olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Bu “uçan gözler”, arama kurtarma ekiplerine anlık veri sağlayarak, enkaz altındaki canlara ulaşma çabalarına paha biçilmez bir katkı sundu. Adeta zamanla yarışan bu operasyonlarda, Baykar’ın teknolojisi, umudun kanatları oldu.
Selçuk Bayraktar, sadece teknik destekle kalmadı. Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı (T3 Vakfı) ve Can Sağlığı Vakfı ekipleriyle birlikte deprem bölgesini ziyaret ederek, yıkımın boyutunu kendi gözleriyle gördü. Özellikle Hatay’da tanık olduğu manzara, yüreğine derin bir iz bıraktı.
Ancak bu hüzünlü tablonun içinde, Bayraktar’ı en çok etkileyen şey, toplumun her kesiminden yükselen muazzam dayanışma ruhuydu. “İyiliğin, merhametin bizim toplumumuzda nasıl büyük bir çınar olduğunu bir anlamda bana gösterdi” sözleriyle bu kolektif ruhu özetledi. Depremzedelerin her şeyini kaybettiğini, geleceğe dair en temel ihtiyacın ise “umut” olduğunu vurgulayan Bayraktar, bu umudu yeşertmenin en kalıcı yolunun, onlara yeni bir yuva sunmak olduğuna inandı.
Bu düşünceyle, Baykar, büyük bir sorumluluğun altına girerek, en fazla hasar gören üç ilde devlete bağışlanmak üzere 1012 kalıcı konutun inşasına başladı. Bu “konut seferberliği”, sadece binalar değil, aynı zamanda yeni başlangıçlara, tazelenmiş umutlara ev sahipliği yapacak meskenler inşa etme gayretiydi. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile yapılan istişareler sonucunda, en uygun lokasyonlarda, en modern ve güvenli yapılar yükselmeye başladı.
Şantiyeleri ziyaret eden Bayraktar, ekiplerin projenin sadece bir görev olmadığını, adeta kendi evlerini yapar gibi bir şevkle çalıştıklarını gözlemledi. Bu özveri, projenin sadece teknik bir inşaat faaliyeti değil, aynı zamanda kalpten bir emekle yoğrulduğunu gösteriyordu.
Baykar’ın bu destansı çabası, sadece depremzedeler için değil, Türkiye’nin gençleri için de önemli bir mesaj taşıyor. Selçuk Bayraktar, genç kardeşlerine seslenerek, “hayallerini, ufuklarını hiç daraltmamalarını” tavsiye etti. Böylesine büyük bir felaketin ardından dahi, milletçe gösterilen gayret ve direncin, her zorluğun üstesinden gelinebileceğinin bir kanıtı olduğunu vurguladı.
Bu süreç, Türkiye’nin teknoloji ve insaniyet alanındaki potansiyelini bir kez daha sergilerken, aynı zamanda gelecek nesillere, umutla yoğrulmuş, sarsılmaz bir irade miras bırakıyor.